11 Ekim 2016 Salı

Platon

427 yılında  Atina'da doğan Platon, asil ve zengin bir aileye mensuptur. Asıl adı Aristokles’tir. İslam dünyasında ise Eflatun olarak bilinmektedir. Büyük bir düşünür ve parlak bir yazar olan Platon sayesinde Yunan Felsefesi  gerek şekil, gerek öz bakımından en yüksek seviyeye ulaşmıştır.


Platon, Sokrates’in öğrencisidir. Sokrates’in görüşlerinden çok etkilenmiştir. Sokrates’in idam edilmesi, Platon’un siyasi kariyerinden vazgeçmesine  ve kararlı bir demokrasi düşmanı olmasına yol açmıştır.

Sokrates’in idamı nedeniyle siyasi kariyerinden vazgeçmesini şöyle anlatmaktadır; ‘İktidar sahiplerinden bazıları Sokrates’e en son mal edilebilecek en kötü suçlamalarla, arkadaşımızı mahkemeye çağardılar ve hüküm giydirip, hükmün infazını sağladılar. Bu durumu, hükümeti, yasaları, töreleri yöneten kişileri görünce ve yaşlandıkça bu çarkın bütününü kavradım ve doğru bir sonuca varıp politika yapmanın ne kadar zor olduğunu anladım. Çünkü dostlar ve güvenilir parti yoldaşları olmadan hiçbir şey yapmak mümkün değildi.

Platon’un adı altında 34 diyalog günümüze ulaşmıştır. Platon Felsefesinin özünü idealar teorisi ve insan ruhunun ölümsüzlüğü teşkil eder. Platon’a göre idealar dünyası, nesneler dünyasının ötesinde sürekli oluş halinde öncesi ve sonu olmayan bir dünyadır. Nesneler sadece bu düşüncelerin yansımasıdır. Kısacası ruh ve fikir beden ve nesneden önemlidir.
 Platon ahlak ve devlet sorunlarıyla da uğraşmıştır. Adalet her kişinin ahlaki hayatının temeli, devlet ve sosyetenin düzenidir. Devlet şekillerinin değiştirilmesi gerektiğini söylemiş, adalet üzerine kurulu ideal bir devlet tasarlamıştır. Politeia (Devlet) adlı eserini de bu düşüncelerle yazmıştır. İdeal devletin üç sınıftan oluşması gerektiğini söylemiştir; Yöneticiler, askerler, işçiler.
 Askerler devletin varlığını korurlar, yöneticiler  kanunları yapar ve devleti yönetirler. İşçiler ise çalışarak üretimde bulunurlar ve devletin maddi ihtiyaçlarını karşılarlar. Yöneticiler ve askerler mülk edinemezler, mülk edinirlerse akılları mülklerinde olur devleti yönetemez ve savunamazlar. İşçilerin ise mülk edinme hakları vardır. Akılları mülklerinde olmalı ki mülklerine sahip çıkmak için daha çok çalışsınlar.
Platon bu devlet planını gerçekleştirebilmek için birkaç kez Sicilya’ya giderek, Siraküza’ya  Tiranı Dionizyos I’i ve dayısı Dion yoluyla Dionizyos II’yi  kandırmak için uğraşmış, her defasında hayal kırıklığına uğrayarak geri dönmek zorunda kalmıştır. M.Ö 361 yılında Sirakuza’ya gittiğinde tiranla anlaşmazlığa düşmüş kısa bir süre hapis cezası almıştır. Sonunda bu devletin insanlardan çok tanrılara yaraşır bir devlet olduğunu itiraf etmiştir.
Ölümünden sonra yayınlanan ‘ Nomoi’ (Kanunlar) adlı eserinde realiteye yakın bir devlet  şekli ortaya atmıştır. Nomoi, Yunanlıların hukuk ve siyaset alanlarında elde ettikleri sonuçları bir araya toplaması tarih bakımından oldukça önemlidir.
Platon, Atina’da efsanevi kahraman Akademos’a  adak edilmiş Gymnasium’da  felsefi  mistik bir ekol kurmuş (387), felsefesini konferanslar şeklinde açıklamıştır.


                                 


10 Ekim 2016 Pazartesi

Sokrates'in Savunmasi

Uzun yıllar önce okuduğum ve tekrar tekrar okumaktan büyük keyif aldığım bir kitabı sizlerle paylaşmak istiyorum. Sokrates’in Savunması, Yunan Felsefesinin kurucularından Sokrates (M.Ö 499-369)’in tanrılara inanmadığı ve gençlerin kafasını karıştırarak, onları yanlış yola sürüklediği iddiası ile yargılanmasını, mahkeme sürecindeki konuşmalarını konu edinmiştir. Dava sonucunda Sokrates idama mahkum edilir ve infaz yerine getirilir. Bu duruma ve Otuzlar Hükümeti’nin baskı politikalarına şahit olan Sokrates’in öğrencisi Platon, siyasi kariyerinden vazgeçerek sıkı bir demokrasi karşıtı olur. Platon, Sokrates’in mahkeme öncesi, mahkeme sırasında ve mahkeme kararı sonrası konuşmalarını kaleme alır.
Sokrates mahkemedeki savunmasına şu sözlerle başlar;

Beni suçlayanların üzerinizde nasıl bir etki bıraktıklarını bilemem, Atinalılar; ama öylesine inandırıcı konuştular ki, neredeyse bana kendimi unutturdular; ve gene de söylediklerinin hemen hemen tek bir sözcüğü bile doğru değil. Ama söyledikleri sayısız yalan arasında beni en çok biri şaşırttı: Sizlere benim tarafımdan aldatılmamak için kendinizi kollamanız gerektiği çünkü çok inandırıcı bir konuşmacı olduğum söylendi. Aslında ağzımı açar açmaz büyük bir konuşmacı olmaktan nasıl uzak olduğumu göstereceğimi bile bile bunu söylemeleri bana çok utanmazca göründü hiç kuşkusuz usta bir konuşmacı ile demek istedikleri şey gerçekliği dile getiren biri değilse. Ama demek istedikleri buysa, usta bir konuşmacı olduğumu kabul ederim, hiç kuşkusuz onlarla aynı tarzda olmamak üzere. Evet, dediğim gibi, söyledikleri arasında gerçek tek bir sözcük bile yok; ama benden yalnızca gerçeği işiteceksiniz. Gene de, Atinalılar, onlarınki gibi güzel sözlerle ve deyimlerle süslenmiş bir konuşma biçiminde değil. Hayır, hiç de değil; benden duyacaklarınız dosdoğru o anda aklıma gelen sözler ve uslamlamalar olacaktır; çünkü söylediklerimin haklılığına inanıyorum. Aslında, benim gibi yaşlı bir insana sizlerin karşısına sözlerini hoş göstermeye çabalayan genç bir söylevci gibi çıkmak yakışmaz. ve kimse benden bunu beklemesin. Ama, Atinalılar, sizlerden bir ricada bulunmam gerekiyor: Eğer kendimi alışıldık tarzımda savunursam, ve eğer pazar yerlerinde ya da başka yerlerde kullanma alışkanlığında olduğum sözleri kullandığımı duyarsanız, şaşırmamanızı ve bu yüzden sözümü kesmemenizi isteyeceğim. Çünkü yaşım yetmişin üstünde, ve şimdi ilk kez bir mahkeme önüne çıktığım için buranın diline oldukça yabancıyım. Bu yüzden bana sanki gerçekten de bir yabancıymışım gibi, eğer büyürken işittiği kendi lehçesinde ve kendi ülkesinin tarzında konuşursa bağışlayacak olduğunuz biri gibi bakmanızı istiyorum. Sizlerden haksız bir istekte mi bulunuyorum? Lütfen tarzıma aldırmayın, iyi olabilir ya da olmayabilir; ama yalnızca sözlerimin haklı olup olmadığını düşünün ve yalnızca bunu dikkate alın. Çünkü yargıcın erdemi budur, tıpkı konuşmacının erdeminin gerçeği söylemek olması gibi.  Sokrates idam kararından sonra ise şu sözleri söylemiştir; Size söyleyeyim. Bu başıma gelenin iyi bir şey olduğunun, ve ölümün kötü birşey olduğunu düşünenlerin yanılmakta
 olduklarının bir belirtisidir. Çünkü iyi bir şey yapmak üzere olmasaydım, alışıldık uyarı bana karşı çıkardı hiç kuşkusuz. Bir başka yolda düşünürsek ölümün bir iyilik olduğunu ummak için çok büyük bir neden olduğunu göreceğiz; çünkü ölüm şu iki şeyden biri olmalıdır: ya bir hiçlik ve hiçbir şey duymama durumudur, ya da, dedikleri gibi, ruhun bir değişimi ve bu dünyadan bir başkasına bir göçüdür. Şimdi, eğer hiçbir şey duyulmadığını, ama düşlerin bile rahatsız etmediği birinin uykusu gibi bir uyku olduğunu düşünüyorsanız, ölüm anlatılamayacak denli büyük bir kazanç olacaktır. Çünkü eğer bir insan uykusunun düşler tarafından bile rahatsız edilmemiş olduğu geceyi seçecek olsaydı, ve bunu yaşamının öteki günleri ve geceleri ile karşılaştırıp sonra bize yaşamı boyunca bu geceden daha iyi ve daha hoş kaç gün ve kaç gece geçirdiğini söyleyecek olsaydı, sanırım herhangi bir insan—sıradan bir insan değil ama giderek büyük kral bile—ötekilerle karşılaştırıldığında böyle günlerin ya da gecelerin sayılarının çok büyük olmadığını bulurdu. Şimdi eğer ölüm böyle bir doğadaysa, o zaman ölmek kazançtır; çünkü bengilik o zaman yalnızca tek bir gecedir. Ama eğer ölüm bir başka yere yolculuk ise, ve orada, dedikleri gibi, ölüler kalıyorsa, bundan daha büyük ne olabilir, ey dostlarım ve yargıçlarım? Eğer gerçekten de biri aşağıdaki dünyaya varırsa, ve bu dünyadaki türe öğretmenlerinden kurtulup orada yargıda bulundukları söylenen gerçek yargıçları bulursa—Minos ve Rhadamanthus ve Aeakus ve Triptolemus, ve Tanrının kendi yaşamlarında dürüst olmuş olan başka oğulları—, o zaman yolculuk onu yapmaya değerdir. Orfeus ve Musaeu ile, Hesiod ve Homer ile konuşabilmek için insan neler vermezdi? Hayır, eğer bu doğruysa, birçok kez ölmeyi kabul ederim. Ben kendim de orada Palamedes ile, Telamon'un oğlu Ajax ile, ve haksız bir yargı yoluyla ölmüş başka birçok eski kahraman ile karşılaşıp konuşmayı harika birşey olarak kabul ediyorum; ve sanırım yaşadıklarımı onların yaşadıkları ile karşılaştırmak çok büyük bir haz verecektir. Herşeyden önce, o zaman gerçek ve yanlış bilgi üzerine araştırmamı sürdürebileceğim; bu dünyada olduğu gibi sonrakinde de; ve kimin bilge olduğunu, ve kimin bilgelik tasladığını ve öyle olmadığını bulacağım. Büyük Truva seferinin önderini sorgulayabilmek için, ey yargıçlar, bir insan neler vermez; ya da Odisseus'u ve Sisifos'u, ya da sayısız başka erkek ve kadını! Onlarla söyleşide ve onlara sorular sormada nasıl sonsuz bir haz olacaktır! Bir başka dünyada, ne olursa olsun, bir insanı sorular sorduğu için öldürmezler. Çünkü bizlerden daha mutlu olmanın yanı sıra, eğer söylenen doğruysa, ölümsüz olacaklardır. Bu yüzden, ey yargıçlar, ölüm karşısında umutsuz olmayın, ve pekinlikle bilin ki, ister bu yaşamda olsun isterse ölümden sonra, iyi bir insanın başına hiçbir kötülük gelemez. O ve onun olan hiçbirşey Tanrılar tarafından gözardı edilmez; ne de benim yaklaşan sonum yalnızca bir şans sonucunda olmuştur. Ama açıkça görüyorum ki benim için en iyisi şimdi ölmek ve sorunlardan kurtulmak olacak. Bu yüzden bilici hiçbir belirti vermedi. Bu nedenle de beni mahkum edenlere ya da suçlayanlara kızgın değilim; bana hiçbir kötülük yapmış değiller, gerçi beni mahkum etmedeki amaçları bana bir iyilik yapmak değil ama beni yaralamak olmuş olsa da; ve bunun için onları biraz kınayabilirim. Gene de onlardan bana bir iyilikte bulunmalarını isteyeceğim. Oğullarım büyüdükleri zaman, ey dostlarım, eğer varsıllık konusunda ya da başka herhangi birşey konusunda erdem için olduğundan daha fazla kaygı gösterirlerse, ya da eğer gerçekte birer hiçken birşeymiş gibi davranırlarsa, sizden onları cezalandırmanızı, benim sizlere sıkıntı verdiğim gibi onlara sıkıntı vermenizi isteyeceğim; o zaman uğruna kaygı duymaları gereken şeyle kaygı duymadıkları için, gerçekte bir hiçken birşey olduklarını düşündükleri için, benim sizleri azarladığım gibi siz de onları azarlayın. Eğer bunu yaparsanız, hem ben hem de oğullarım sizden hakça davranış görmüş olacağız.Ayrılma saati geldi, ve kendi yollarımıza gidiyoruz—ben ölmeye, siz yaşamaya.Hangisinin daha iyi olduğunu yalnızca Tanrı bilir.
Sokrates idam edilmeden önce karısı Xanthippe’nin ‘ Ama sen suçsuzsun, suçsuz yere idam ediliyorsun’ sözlerine karşılık verdiği cevap ise şöyle; ‘ Be kadın, suçlu olarak idam edilmemi mi yeğlerdin.’

Sokrates felsefe yapmak için, doğru bildiğini söylemek için, bilim için ölümü tercih ederek getirilen zehiri kendisi içer, kalkıp biraz yürür, ayakları uyuşmaya başlar sonra uzanır. Uzanırken dostlarından birine ” Asclepius’a bir horoz borcumuz var, ödemeyi unutmayın” der ve doğru bildiğini savunmanın, adını sonsuza kadar yaşatacağını bilmesinin huzuruyla ölüme doğru yürür.









7 Ekim 2016 Cuma

Sorgulamak

sorgulamak

Yaşadığımız hayatı anlamlı kılmanın yolu sorgulamaktan geçmektedir. Sorgulamak için düşünebilmemiz, düşünebilmemiz için okumamız gerekmektedir. Çünkü kitaplar bizi düşünmeye sevk ederler.  Okudukça ufkumuz genişler, ufkumuz genişlediğinde ise at gözlüğünü bir kenara bırakıp, hayata çok yönlü bakabiliriz. Körü körüne bağlandığımız her şeyi yeniden düşünür ve sorgularız. Bize sunulanların doğruluğunu bu nokta da anlamaya başlarız. Okumazsak, düşünmezsek, sorgulamazsak bize sunulanlarla yetinmek zorunda kalırız.
Platon ( Eflatun)’a göre bazı insanlar karanlık bir mağarada, doğdukları günden beri mağaranın kapısına arkaları dönük olarak boyunlarından ve ayaklarından zincire vurulmuş oturmaya mahkumdurlar. Başlarını da arkaya çeviremeyen bu insanlar, mağaranın kapısından içeri giren ışığın aydınlattığı karşı duvarda, kapının önünden geçen hayvanların, insanların ve taşıdıkları şeylerin gölgelerini izleyebilmektedirler. Bu mahkumların sahip oldukları bilgi, onların kulaklarıyla ve gözleriyle kazandıkları duyusal bilgidir ve bu görsel bilgi duvardaki gölgelerin, yani görünüşlerin bilgisidir. İçlerinden biri kurtulur ve dışarı çıkıp gölgelerin asıl kaynağını görür. Gördüklerine inanamaz. İnsan için yanılgılardan kurtulmak, eski alışkanlıkları terk etmek çok güç olduğundan, o muhtemelen yeni duruma alışamayacak ve daha önce görmüş olduğu şeyler, ona daha gerçek görünmeye devam edebilecektir ve tekrar içeri girip gördüklerini anlatmaya başlar ama içerdekileri, duvarda gördüklerinin yansıma olduğuna ve gerçeğin mağaranın dışında cereyan etmekte olduğuna inandırması imkansızdır (Mağara Algoritması). Çünkü içerdeki arkadaşları sadece onlara sunulan hayat ile yetinmekle beraber yeni bir durumun varlığını sorgulama cesaretini gösterememektedirler. Oysa arkadaşlarının gördüklerine inanıp, sorgulamaya ve anlamaya çalışsalar, mahkumluktan kurtulacak, yeni bir hayata yelken açma şansını yakalayabileceklerdir.
Körü körüne bağlandığımız her şeyi bir kenara bırakarak, yeniden düşünüp, sorgulayarak yeni şeyler üretebilir ve ilerleyebiliriz.

Youtube'da paylaşılan Platon Mağara Algoritması videosunu izleyebilirsiniz;







20 Eylül 2016 Salı

SABAHATTİN ALİ KÜRK MANTOLU MADONNA

Birkaç yıl önce okuduğum, her cümlesini tekrar tekrar okuyup, düşüncelere daldığım Kürk Mantolu Madonna, farklı dünyalara ait iki insanın yaşadığı aşkın hikayesidir . Romanın kahramanlarından Raif Bey duygusal, naif, bütün duyguları kendi içinde yaşayan bir insan, Maria Puder ise feminist ve özgür bir kadındır. Tek ortak yanları kendi yaşadıkları çevreye ve insan kalabalıklarına olan yabancılaşmalarıdır.  Bu iki zıt karakterin aşkını oldukça iyi bir üslupla anlatmış yazar. Okumaya doyamayacağınız, bitmesini istemeyeceğiniz, tekrar tekrar okumak isteyeceğiniz muhteşem bir eser. Sizi bir aşkın inceliklerine, derinliklerine götürecek bu muhteşem eseri okumanızı tavsiye ederim.






17 Eylül 2016 Cumartesi

Çocukluk

Ne güzeldi bizim çocukluğumuz.Sokağa rahatlıkla çıkabilir ,dilediğimiz gibi oynayabilirdik.Mahalle kavramı vardı o zamanlar.Mahallenin abileri vardı , ablaları vardı.Küçükler büyüklerine saygı duyar  büyükler ise küçükleri sever,küçüklere kol kanat gererlerdi.
Çocukluğumuzu yaşardık sadece.Bilgisayar  bizler için insan üstü bir şeydi o zaman.Sadece adını duyardık.Bilgisayar oyunları değil kendi yarattığımız oyunlarla büyüdük biz.Misket oynardık ellerimizi çatlatana kadar,çamura bulanırdı giysilerimiz ama umrumuzda değildi hiçbir şey çocuktuk biz.Kör ebeler,ortada sıçanlar,tombikler,saklambaçlar,beş taşlar,elim sendeler,ebe sobeler ,çember kapmaca,mendil kapmaca,köşe kapmaca,taş kırma,topaç çevirme,bezirgan başı, çelik çomak daha ne oyunlar…………çocuktuk , çocukluğumuzu yaşardık dibine kadar.
Bayramlarda neşeli geçerdi o yıllarda.Mahallenin bütün çocukları bir olur elimizde süpürgeler,su kovaları temizlerdik mahalleyi bayram heyecanıyla.Büyükler de övünürdü bizimle.Bayram sabahı bütün mahallenin çocukları toplaşırdık kızlı erkekli.Mahalledeki bütün evlerin kapısını çalardık rahatlıkla ,öperdik büyüklerin ellerini , şeker toplardık,harçlık beklerdik.
Kardeş gibiydik biz çocuklar ,kendi aramızda didişir,kavga eder küserdik ama kalamazdık birbirimizden ayrı…..Savunurduk birbirimizi ,dışardan kimseye laf söyletmezdik.Çocuktuk biz ama arkadaşlığın , kardeşliğin değerini bilen çocuklardık.
                Öğretmen bir ödev verdiğinde karıştırırdık kitapları , araştırırdık, kütüphanelere  giderdik,en iyisini yapabilmek için değil , öğrenebilmek için araştırırdık.

                Ya şimdi.Şimdi ise özler olduk o yılları , özler olduk o dönemki  insanlıkları,komşulukları,arkadaşlıkları,samimiyeti ve doğallığı.Teknolojiyle birlikte değerlerimizde insanlığımızda ,kardeşliğimizde,arkadaşlığımızda yok olmaya başladı çünkü………………………

16 Eylül 2016 Cuma

Çocuklarımıza Kitap Okuma Alışkanlığı Kazandıralım

Kitap okumak, bir çocuğun temel ihtiyaçlarından biridir.Çocuklarımızın beslenmesi ne kadar önemliyse kitap okuması da aynı derecede önemlidir. Çocuğun kelime haznesinin genişlemesi,beyin fonksiyonlarının gelişmesi ve kendini en iyi şekilde ifade edebilmesi için kitap olmazsa olmazdır.Peki çocuklarımıza bu alışkanlığı nasıl kazandırabiliriz, ebeveynler olarak neler yapabiliriz?
Uzmanlara göre çocukların ilk 3 yaşı son derece önemli, kişilikleri bu dönemde oluşuyor,ebeveynlerinin iyi ve kötü yönlerini bu dönemde taklit ediyorlar.Kitap okuma alışkanlığını kazandırabilmemiz için de bu dönem oldukça önemli.6. aydan itibaren çoçuklarımıza kitap okumaya başlayabiriz, hergün belli bir  saatte bir kaç dakika da olsa okuyacağımız kitap, çocuğumuzun düzgün konuşmasını ve  kelime haznesinin gelişmesini sağlayacaktır. 1 yaşından itibaren kitap okurken çocuğun dikkatini çekmekte zorlanabiliriz ama vazgeçmeyelim, bu dönemde kitaplara dokunmasına hatta yırtmasına izin verelim.Çocuğumuzun kütüphanesini oluşturmaya başlayalım. Evimizde bulunan kitaplıkların alt raflarını çocuklarımıza ayıralımki diledikleri zaman kitaplarına ulaşabilsinler. Her gün akşamları bir saatimizi okuma saati olarak ayıralım, çocuğumuz hergün kitap okuduğumuzu görecek ve bunun gerekli bir ihtiyaç olduğunu anlayacaktır. Evimizin bir köşesini kitap okuma köşesi yapabiliriz. Biz eşimle birlikte kitaplığımızın olduğu bölüme bir ağaç resmi çizdik ve o bölümü okuma köşesi yaptık.Kitaplığın alt rafına da kızımızın kitaplarını koyduk şimdi kızımız okuma köşesinden ayrılmıyor.İlk zamanlar dikkatini çekmekte çok zorlandık ama vazgeçmeden yeni metotlar geliştirdik.Kitaplarını kitaplıkta herhangi bir yere saklayıp bulmasını istedik ki böylelikle kitaplarla haşır neşir olmasını sağladık.Masallardaki karakterleri eşimle birlikte canlandırarak dikkatini daha çok çekebildik.Kitabı elimize alıp masalları şarkı söyler gibi okuduk.Kızımız şu an 18 aylık.Kırmızı Başlıklı Kız kitabı elinde bir yandan kitabın sayfalarını çevirip bir yandan da bizim yaptığımız gibi şarkı söyler gibi kitap okuyor ve artık kitaplara zarar vermiyor. Bizden kendisine kitap okumamızı istiyor. Sizde yeni metotlar geliştirerek çocuklarınıza kitap okuma alışkanlığı kazandırabilirsiniz. Çocuğunuzun ufkunu genişletebileceğiniz bir çok eylem vardır, en önemlisiyse ona kitap sevgisi aşılamaktır.

14 Eylül 2016 Çarşamba

Çocukluğumun Bayramları


Çocukluğumda bayram 1 ay önceden gelirdi bizim mahalleye,eve . Bütün mahalleliyi heyecan sarardı çocuklu büyüklü. Her evde bir telaş.Erkekler gecekondunun boya, tamirat işleriyle uğraşır, kadınlar ise yoğun bir temizlik işine girişirlerdi. Biz çocuklar ise hem annelerimize hem de babalarımıza yardım ederdik.Evler kireç ile badana yapılır, evin hasar gören yerleri onarılır, evin her bir köşesi, eşyaların hepsi en ince ayrıntısına kadar temizlenirdi.Heyecandan yorulduğunu bile anlamazdı insanlar. Mahallenin kadınları hep birlikte baklava börek açarlardı, işi biten bir diğer komşusuna yardıma giderdi, müthiş bir dayanışmayla bütün işler bitiverirdi. Biz çocuklar bayrama iki üç gün kala mahalle temizliğine girişir, sokaktaki bütün çöpleri toplar, sokağı süpürür yıkar tertemiz yapardık.Arife günü analarımız da bizi kırklardı. Bütün mahalle bayrama hazır olurduk.Bayram sabahı tüm erkekler bayram namazına giderdik.Namaz çıkışında camii avlusunda herkes bayramlaştıktan sonra evlerine dağılırdı. Evde analarımızın hazırladığı muazzam kahvaltı sofraları bizi beklerdi. Börekler, sarmalar,dolmalar,tatlılar.....Kahvaltı keyfi bitttikten sonra bütün çocuklar sokakta toplanır, kapı kapı dolaşıp mahallelinin bayramını kutlar, şeker ve bayram harçlığı toplardık, büyüklerimizde aynı şekilde ev ziyaretlerine gider kucaklaşıp bayramlaşırlardı.Mahalle ziyaretleri bittikten sonra akraba ziyaretlerine giderdik.Eğer kurban bayramı ise yine bütün mahalleli birbirine yardım eder,bütün mahallelinin kurban işlerini hallederlerdi.Kurban kesenler kesemeyenlere yardım ederlerdi.Büyükler küsleri bir araya getirir barıştırırlardı.Bayramı bütün heyecanıyla, neşesiyle yaşardık.Ya şimdi şimdi ise bayram yaklaşmadan rezervasyonlarımızı yaptırıp bayramda tatile gidiyoruz,binalarda ne bir komşumuzu ziyarete gidiyoruz nede komşularımız bizi ziyarete geliyor,çocuklarımızı şeker toplamaya gönderemiyoruz, eski bayramları yaşayamıyoruz, yaşatamıyoruz. Eskiden dedelerimiz derdi "Nerde eski bayramlar" ( Demekki onların çocukluğunda daha bir başkaydı bayramlar) Şimdi bizlerde söyleniyoruz: Nerde o eski bayramlar 

5 Eylül 2016 Pazartesi

İnternet Haberleri,Magazin Zırvaları

Eskiden haberleri televizyondan ya da günlük aldığımız gazetelerden takip ederdik. Özellikle gazete okumanın ayrı bir keyfi olurdu.Bir yandan sabah kahvaltımızı yaparken diğer yandan göz gezdirirdik gazeteye.Kahvaltı sonrası kahvemizi yudumlarken köşe yazarlarını okurduk ayırt etmeden.Her köşe yazarını, her haberi okurduk en ince ayrıntısına kadar. Sonrasında da bulmaca faslına geçer, bulmaca ekindeki bütün bulmaca türlerini yapmaya çalışırdık.Ya şimdi şimdi ise teknolojinin gelişmesiyle birlikte bir çok eve gazete girmez oldu. Her evde internet, herkesin elinde bir akıllı telefon internetteki haber sitelerinden, sosyal medya üzerinden takip ediyorlar haberleri. Ama ne haberler. Haber sitelerinin işi magazin haberi yapmak olmuş. Kim kiminle nerede, kimin poposunda selülit var, kim kimi, nerede nasıl öptü, birileri birilerine milyon dolarlık hediye aldı, vay efendim sosyal medyada ünlüler, instagramda ne paylaşıldı................................. 3 tane normal haber varsa 3000 tane magazin haberi var. Yapmayın arkadaş Allah aşkına. Bize ne kim nereye giderse gitsin, ne alırsa alsın. Derdimiz mi yok başka.Haber sitenizin büyük bir bölümünü magazin haberlerine ayırmak yerine her yaş grubunun dikkatini çekecek makaleler yayınlasanız ne olur? Kültür-sanat haberleri yapsanız daha iyi olmaz mı? İnsanları kitap okumaya teşvik etseniz, haber sitelerinizde küçük bilgi yarışmaları düzenleseniz, insanlara kitap hediye etseniz.................... Gelişmek için, insanımızı, ülkemizi geliştirmek için elinizi taşın altına koysanız. Milletin sapıklıklarını her gün gözümüze gözümüze sokmak yerine daha ileri nasıl gideriz bunlarla ilgili sayfalarınızı donatsanız.

2 Eylül 2016 Cuma

Kültürel Değerlerimize Sahip Çıkalım

Kültür varlıkları, tarih öncesi ve tarihi devirlere ait bilimkültür, din ve güzel sanatlarla ilgili bulunan ya da tarih öncesi veya tarihi devirlerde sosyal yaşama konu olmuş kültürel ve bilimsel açıdan özgün değer taşıyan yer altında, yer üstünde ya da su altındaki bütün taşınır ve taşınmaz varlıklar için kullanılan bir terim olarak karşımıza çıkmaktadır.
 Tabiat varlıkları ise, Jeolojik devirlerle, tarih öncesi ve tarihi devirlere ait olup ender bulunmaları ya da özellikleri ve güzellikleri bakımından korunması gerekli, yer üstünde, yer altında veya su altında bulunan değerleri ifade etmektedir.
Anadolu, kültür varlıkları ve tabiat varlıkları yönünden oldukça zengin bir coğrafyadır.
İstanbul’un tarihi alanları, Sivas Divriği Ulu Camii, Çorum’da bulunan Hitit kenti Hattuşa (Boğazköy), Adıyaman Kahta Nemrut Dağı, Muğla Fethiye’de bulunan Xanthos antik kenti, Antalya’da bulunan Letoon kutsal alanı, Karabük- Safranbolu, Çanakkale’de bulunan Troya Antik Kenti, Edirne Selimiye Camii ve Külliyesi, Konya’da bulunan Neolitik dönem kenti Çatalhöyük, Bergama çok katmanlı kültürel peyzaj alanı, Osmanlı İmparatorluğu’nun doğuşu Bursa ve Cumalıkızık, Diyarbakır Kalesi ve Hevsel Bahçeleri, İzmir Efes Antik Kenti, Kars’ta bulunan Ani Arkeolojik alanı kültürel olarak; Göreme Milli Parkı ve Kapadokya, Pamukkale-Hierapolis hem kültürel hem de doğal miras olarak Unesco Dünya Miras Listesi’ne alınmıştır.
Yukarıda belirttiğim yerler dışında Unesco Dünya Miras Listesi’ne alınmayı bekleyen kültürel ve tabiat varlıklarımızın sayısı oldukça fazla. Her yıl yüzbinlerce turist bu değerlerimizi görebilmek için ülkemizi ziyaret ediyor ve bu ziyaretler ülke ekonomimize büyük katkılar sağlıyor.

         Birkaç gün önce gittiğim tarihi bir kilisenin durumu beni son derece üzdü. Kilisede bulunan duvar resimleri 1950'li yıllarda oldukça tahrip edilmiş, ikonaların gözleri, burunları, ağızları oyulmuş,üstleri kazınmış. Yakın zamanda ise kilisenin içine ve dışına sprey boyalarla yazılar yazılmış. Maalesef bu tür tahribatlarla çok sık karşılaşıyoruz.Define bulma sevdasıyla kaçak kazılar yapıyor, değerlerimizi tahrip ediyoruz, eser kaçakçılığıyla eserlerimizin yurt dışına kaçırılmasına sebep oluyoruz.Üç kuruş  uğruna değerlerimizin başka ülkelere gitmesine sebep oluyoruz. Bugün Avrupa'da bulunan bir çok müzede ülkemize ait eserler bulunmakta.  Fransa'da Louvre Müzesi'nde sergilenen çiniler bizim ülkemizden kaçırılan çiniler. Almanya'da bulunan Berlin Müzesi'nde sergilenen eserlerin bir çoğu bizim ülkemizden. Hem değerlerimize hem de ülkemize büyük zararlar veriyoruz. Ülkemiz yurt dışına kaçırılan bir eseri geri alabilmek için uluslar arası davalar açıyor, milyar dolarlar harcıyor, bu paralar bizlerin cebinden gidiyor, hem paramızdan hem de değerlerimizden oluyoruz.
Bizlerin vatandaşlar olarak yapması gereken bu değerlere sahip çıkmak, bu değerleri korumak, gelecek nesillere aktarmak oysaki..





1 Eylül 2016 Perşembe

Bu dünyaya barış uğramaz

1 Eylül 1939 tarihinde Almanya'nın Polonya'yı işgal etmesiyle 2. Dünya Savaşı başlar.2. Dünya Savaşı sonucunda 52 milyon insan hayatını kaybeder, bir çok şehir moloz yığınına döner.Savaşın sona ermesiyle birlikte 1 Eylül 1939 Dünya Barış Günü ilan edilir.Peki o günden sonra ne değişti?Dünyaya barış mı geldi? İşte rakamlarla gerçekler;


  • 1950 yılında başlayan ve 1953 yılında sona eren Kore iç savaşında 3 milyon kişi,
  • 1954 yılında başlayıp,1962 yılında sona eren Cezayir Bağımsızlık Savaşı'nda 250.000 kişi,
  • 1960 yılında meydana gelen Mau Mau isyanında 20.000 kişi,
  • 1955 yılında başlayıp,1975 yılında sona eren Vietnam Savaşında 258.000 kişi,
  • 1980 yılında başlayıp,1988 yılında sona eren İran Irak Savaşı sonucunda 1 milyon kişi,
  • 1975 yılında başlayıp, 1990 yılında sona eren Lübnan iç savaşında 200.000 kişi,
  • 1975 yılında başlayıp, 2002'de sona eren Angola iç savaşında 500.000 kişi,
  • 1982 yılında başlayıp aynı yıl sona eren Falkland Savaşı sonucunda 907 kişi
  • 1983 yılında başlayıp, 2003 yılında sona eren Sudan iç savaşında 2 milyon kişi,
  • 1990 yılında başlayıp,1991 yılında sona eren Körfez Savaşı sonucunda 100.000 kişi,
  • 1991 yılında başlayıp, 2002 yılında sona eren Cezayir iç savaşında 80 bin kişi,
  • 1991 yılında başlayıp, 1995 yılında sona eren Hırvatistan Savaşı sonucunda 15.000 kişi,
  • 1992 yılında başlayıp 1995 yılında sona eren Bosna Savaşı sonucunda 260.000 kişi,
  • 1998-1999 yılları arasına meydana gelen Kosova Savaşı sonucunda 25.000 kişi,
  • 2011 yılında başlayıp günümüzde hala devam etmekte olan Suriye iç savaşında 300.000 kişi hayatını kaybetti.
Yukarıda bahsettiğim savaşlar dışında 1990lı yıllardan günümüze kadar bir çok savaş meydana geldi.11 Eylül saldırılarını bahane ederek 2001 yılında Amerika'nın Afganistan'a girmesiyle,2003 yılında Amerika'nın Irak'ı işgal etmesi sonucunda milyonlarca insan hayatını kaybetti, evinden-yurdundan oldu. 
Bugün Filistin'e düzenlenen saldırılar sonucunda bir çok kişi hayatını kaybediyor. Özellikle Ortadoğu üzerine oynanan oyunlar sonucunda insanlar ölüyor, yeni yeni terör örgütleri ortaya çıkıyor.Birileri kanla besleniyor.
Sonuç olarak sömürgeciliğin ön planda tutulduğu, çocukların, masumların  bir hiç uğruna öldüğü bu dünyaya 1Eylül Dünya Barış Günü uğramaz

25 Ağustos 2016 Perşembe

TRAFİK MAGANDASI


Çağımızın ve ülkemizin en büyük sorunlarından biridir trafik. Nüfus, sürücü ve motorlu taşıtların artmasıyla birlikte trafikte yaşanan sorunlar da git gide artmaktadır. Her gün  yüzlerce kaza yaşanmaktadır ve her yıl binlerce insan trafik terörüne kurban gitmektedir. Peki neden?
İstatistiklere bakıldığında kazaların %80’inin sürücü hatalarından kaynaklandığı görülmektedir. Hızlı araba kullanmayı , hatalı sollama yapmayı , makas atmayı ,trafikteki arabalarla yarışmayı, alkollü araç kullanmayı iyi  bir marifet olarak görmektedir sürücüler. Ve bunların çoğu eğitimsizlikten kaynaklanmaktadır. Zamanında bir çok insan hiçbir eğitime tabi tutulmadan almıştır ehliyetini. Teorik ve pratik eğitimden ziyade psikolojik testlere tabi tutulmalıdır sürücü adayları. Ehliyet alıp alamayacaklarına psikolojik testlerin sonucuna göre karar verilmelidir. Bugün  ehliyeti olan sürücülerin hepsi tekrardan çağrılsa ve psikolojik testlere tabi tutulsa EMİN OLUN %50’sinin ehliyeti geri alınır. Neden mi?  Magandalar…….
Her gün bir çoğumuzun karşısına çıkar bu tür magandalar. Trafikte seyir halindesindir, kurallara ve hız limitlerine uygun ilerlemektesindir. Hemen arkanda bir trafik magandası selektörle ve kornayla taciz etmektedir seni. Sebep? Sen kurallara uygun ilerlediğin için ona göre yavaş gittiğin için şoför değilsindir O’nun gözünde, seni geçmesi  gerekir. Geçemezse mi ?Geçemezse iyice hırslanır , ilk ışıklarda arabadan iner camına tıklar , küfreder ,bağırır,çağırır,arabanı tekmeler,tahrik etmek için elinden gelen her şeyi yapar…..Camını açmak ya da arabadan inmek gibi bir gaflette bulunursan işte o zaman yandın. Cinayete kadar gider işin sonucu.. Olmaz deme olmadı mı? Yol vermeme yüzünden öldürülmedi mi bir çok insan? 2010 yılında Almanya’nın Ankara Büyükelçiliği’nde görev yapan Hukuk Müşaviri, tehlikeli araç kullanan bir kişiye sadece ve sadece selektör yaptığı için eşinin gözü önünde bıçakla yaralanmadı mı?
Hele bir de kadınsan , zaten kadın olmak zor ülkede. Kafayı takar trafikte sana, her türlü tacizde bulunur, yanından gider laf atar , basar gidersin önüne geçer ,sıkıştırır ve en sonunda kaza yaptırır.
Trafik lambası yanmadan kornaya basmaya başlar. Yayaya yol vermek yerine daha çok gaza basar , yaya O’na yol vermek zorundadır çünkü. 5 arabayı birden sollamaya çıkar , karşıdan gelenin canına kasteder .Neden? Magandadır çünkü.